Osman Nuri Duman
+ Bizi hatırlayan olur veya olmaz. Ne önemi var ki? Ağırbaşlı bir şekilde karşılık verdi:
– Çok önemi var.
+ Neden?
– Eğer biz unutulursak, bunun anlamı, Doğu Türkistan davasının sona ermesi,
başkaldırı ruhunun ölmesi demek olur.
Bu son sözleriyle canımı sıkmıştı. Omuzlarından tutup sallayarak: + Kişilerin ölmesiyle dava ölmez!
…
Yukarıdaki diyaloglar Necib el-Kiylanî’nin Türkistan Geceleri kitabından alındı.
Roman üslubunda yazılan ama tamamiyle gerçek, yaşanmış bir mücadeleyi ele alan bu kitap Doğu Türkistan’ın dönüm noktalarından biri olan 1931-1951 senelerini ele almaktadır.
Hac vazifesini eda ederken Mekke’de karşılaştığı Doğu Türkistan’lı Mustafa Murad Hazret’in hikayesini dinleyen Necib, bu hikayenin bir an önce kaleme alınması ve diğer ümmetlere de anlatılması gerektiğini düşünür. Hikayeyi anlatan kişinin bu olayı bizzat yaşamış olması ve hatta olayların merkezinde bulunması durumu daha da ilginç hale getiriyor.
Kitap en temelde Doğu Türkistan’ın, Rus ve Çin devleti tarafından nasıl adım adım işgal edildiğini, bu işgallere karşı toplu ve bireysel ne gibi tepkilerin verildiğini, Türkistanlıların işgal altındaki topraklarında yıllardır ne tür acılar çektiğini, çekilen bu acıların insan ve toplum hafızasına nasıl etki ettiğini göstermektedir. Tarihi bir belge niteliğinin yanında sosyolojik ve psikolojik vakaların da ele alındığı romanda birçok edebi sanat bir arada kullanılarak anlatım daha etkili hale getirilmeye çalışılmıştır. Bu özelliklerinden dolayı bir solukta okunabilecek bir eserdir. Eğer Necip el-Kiylanî’nin hayatına kısa bir göz gezdirilirse veya eserlerinden biri okunursa roman konusunda ne kadar yetenekli olduğu görülecektir.
Mustafa Murad Hazret Doğu Türkistan’da üst düzey devlet adamlarına bekçilik yapan biridir. Anlatmaya kendi hayat hikayesinden ziyade mücadelenin başladığı andan başlıyor. 1931 yılında Doğu Türkistan’ın Kumul şehrinin yöneticisinin kızının Çinliler tarafından zorla elde edilmek istenmesi ile olaylar başlamaktadır. Daha önceden de gergin olan Doğu Türkistan-Çin ilişkileri bu tarihlerden itibaren artık daha da kötü bir duruma gelecektir. Çinli yetkililerin Doğu Türkistan halkına istediği gibi davranabilmesi (işkence, tecavüz, katliam vedaha birçok insan hakları ihlalleri) artık Doğu Türkistanlılar için dayanılmaz bir hal almıştı. Öyle ki insanlar hapse atılacağını ve hatta öldürüleceğini bilseler bile namuslarından, dinlerinden ve vatanlarından vazgeçmemektedirler. Kumul Başkanı da böyle yaptı ve teklifi kabul etmediği için hapse atıldı. Halk, dönemin alimlerinden Hoca Niyaz’ın yanına gidip kendilerine yol gösterilmesini ister ve tek yol kendi deyimiyle ‘demirin karşısına demirle çıkmak’tır.
Yapılan bir tertiple Çinli komutan ve askerleri etkisiz hale getirilir. Artık bugünden itibaren sıcak çatışmalar başlamış olur. Hoca Niyaz mücahidlerin 1933’de kurmuş olduğu
Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin başkanı seçilir. 1934 yılına kadar ayakta kalan bu devlet, Çinlilerin Ruslardan aldığı destekle yıkılır. Çin Kumul’a girer, başkanın sarayını ele geçirir ve şehirde akla hayale gelmeyecek insan hakları ihlallerine başvurur. Bu sırada Hoca Niyaz tutuklanır, mücahidler ise dağlara sığınır.
Müslüman Türk halkını savaşla değil de ancak ideolojik hilelerle ele geçireceğini düşünen Rusya, bölgede ciddi bir komünist propagandaya başlar. Davası konusunda zayıf olan Türkistanlıları tehditle veya farklı usullerle yanlarına çekerek onları propaganda aracı olarak kullanırlar. Halkın içinden kişilerin komünist propagandanın bir parçası olması hiç şüphesiz toplumu özellikle de gençleri bir nebze de olsa etkilemişti. Mustafa Murad Hazret istihbarat toplamak için şehre indiğinde şehri ve toplumu tanıyamadığını, camilerin tiyatro, garnizon ve polis karakollarına çevrildiğini, Rusların ve Çinlilerin Doğu Türkistanlıların evlerini ve namuslarını zorla ele geçirdiklerini söyler. Bu durum onu hayli üzer.
Rusya, Batı’da süren savaşı nedeniyle askeri güçlerinin neredeyse tamamını oraya yönlendirir. Bu süreçte Rus ordularını hezimete uğratan mücahitler Urumçi’yi kuşatır. Çinli devlet başkanı hiçbir yerden yardım bulamayınca intihar timlerini yollar ve kuşatmayı yarar. Mücahidler tekrar dağlara çıkar ve çatışmalar devam eder. Altay bölgesinde de birkaç defa çatışma sürdükten sonra Stalin’in tüm kuvvetini buraya yönetmesiyle direniş artık daha zor bir hale gelir. Rusya ve Çin’in tekrardan el ele vermesi ve Rusya’nın Doğu Türkistan’ı Çin’e ilhak etmesiyle Çin zulümleri artık katlanarak artmaya devam eder. Çok büyük bir katliama girişen Çinliler direniş lideri Osman Batur’la birlikte binlerce Müslüman Türk’ü şehit ederler.
Olayın kahramanı olan Mustafa Murad Hazret, Kumul devlet başkanı, Hoca Niyaz ve Osman Batur tarafından aktif olarak kullanılan bir mücahiddir. Bazen Çinli yetkililerle yazışmalarda bazen Urumçi gibi şehir merkezlerine inerek istihbarat toplamakta bazen ise sıcak çatışmada kullanılan Mustafa Murad şehirlerin, toplumun ve nesillerin nasıl değiştiğine kendi gözleriyle şahit oluyor. Kadınlar ve erkekler kötü ve en kötü arasında seçim yapmak zorunda bırakılıyor. Romanda bunun en bariz örneğini Necmetülleyl’de görmekteyiz:
Mustafa Murad’ın hayatının bu dönemi sadece çatışmalardan ve kahramanlık hikayelerinden oluşmamaktadır. O Kumul sarayında çalışırken Necmetülleyl isimli hizmetçi bir kıza aşık olur ve hep onunla evlenmeyi hayal eder. Ama Necmetülleyl’in gözü yükseklerdedir, onu kabul etmez. Çatışmalar patlak verdiğinde durumun ciddiyetini gören Necmetülleyl, Çinlilerin ellerine düşmemek için Mustafa Murad’la evlenmek ister. Mustafa Murad ise Necmetülleyl’in bu evliliği gönül rızasıyla değil de şartlar gereği istediğini düşündüğü için bu evliliği reddeder. Kumul sarayı ele geçirildiğinde Necmetülleyl de esir alınır. O sıralarda arkadaşlarından birisi Necmetülleyl’in artık Çinli komutanın karısı olduğunu ve hayatından memnun olduğunu anlatınca Mustafa Murad çok üzülür. Bir gün şehir merkezinde ikisi karşılaşır ve aralarında şu diyalog geçer:
– Neden kendini diri diri düşmana teslim ettin Necmetülleyl? dedim. Acı acı güldü:
+ Ben davranışlarımı temize çıkaracak değilim. Saray düşmanların eline geçince, içinde oturanları korumak istedim. Ayrıca her düşman askerinin bir bineği durumuna düşmeyi hiç düşünmüyordum. Zor tercihlerden birisini seçtim ve onunla evlendim.
Dehşet içinde sordum:
– Evlendin mi? Nasıl!?
+ Binlerce kadın nasıl evlendiyse, öyle. İslâm’ı kabul etti ve evlendik.
– Peki nasıl yaşıyorsun sevmediğin bir adamın kolları arasında?
+ Ülkem Türkistan’ın işgal altında yaşadığı gibi! Rusların ve Çinlilerin hâkimiyeti
altındaki Urumçi’de yaşadığın gibi… Her şey ruhsuz, cansız geçip gidiyor burda…
Necmetülleyl çinli komutana suikast düzenleyip onu öldürür. Bir gün eğlence verildiği sırada da çinli askerlerin sarhoşluğundan istifade ederek Mustafa Murad’la birlikte saraydan kaçarlar ve kaçtıkları sırada orayı patlatırlar. Yol üzerinde evlenirler ve Osman Batur’un ordusuna katılırlar. Olaylar sona erdiğinde (1951) ise Mekke’ye gelirler ve burada hayatlarına devam ederler.


